19 Nisan 2012 Perşembe

Minibüs can'dır.


Yıl baya eski Bursa'da öğrenciyim. Minibüste gidiyoruz. O yıllarda metro falan yok batı garajı denen bir duraktan Görükle istikametine hareket halindeyiz. Şoför bağırıyor, -polis var çömeliverin. Balık istifi minibüste ayakta olan bütün herkes çömeliyor. Minibüsün içi de öğrenci dolu haa. Şu an hepsi doktor, mühendis, öğretmen ama o an orda öküzler. Yıllar sonra İzmir'deyim aynı parodi, şoför rica ediyor bu sefer ama -polisi geçene kadar lütfen çömelebilir miyiz? O canım mini etekli kızın o naif çömelmeye çalışma hali hala aklımda.
--
Bahar şenlikleri zamanı kampüs çıkışında trafik yüzünden durmak zorunda kaldı minibüs. Tam yanımızda başka bir minibüs. Camlar zaten açık içimizdeki manasız coşku fora geri kalanını az çok tahmin edebilirsiniz zaten.  Camdan sarkıp yan minibüsteki kıza ben size aşık oldum dedim. Güldü. Ama içimdeki ki piçlik hat safhada benimle evlenir misin dedim. Kız yine güldü. Hayır dedi. Bir kahve içsek, lütfen dedim. Tamam dedi. Bir kaç saniye içerisinde olan bu olayların akabinde tam saatinde buluşma yerine gittim. Gelmedi amk.
--
Yine bir gün minibüse biner binmez arkamdaki acayip güzel süper hatun "Rica etsem bir kişi uzatabilir misiniz?" dedi. Ama önümde kimse yok. Kime uzatıcam parayı. Kalktım ayağa atarlı bir tavırla aldım elinden parayı, şoföre götürüp verdim ve yine aynı atarlı tavırla para üstünü kıza geri götürdüm. "Özür dilerim yordum" sizi dedi. Sorun değil diyip yerime oturdum. Bir kaç dakika sonra müsait bir yerde inebilir miyim dedi. Koltuk değneklerini o an gördüm. Aşağıya inmesi kaç dakika sürdü bilmiyorum ama ben o koltuğa öyle bir çakılmıştım ki, yutkunamadım, yardım etmek istiyordum ama dönüp bakamıyordum bile. Güneşe dönen ayçiçeği gibi gülümseyen bir yüzle kusura bakmayın dedi tekrardan.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Aşk birkaç m2..


Kahkaha atarak verebileceğim bir cevabım yok. Aslında her hangi bir cevabım da yok. Ama hayatımızda bu kadar baskın olan bu duygu ötesi durumun hakkında bir şeyler diyip mutlu olasım var..  
Ben şöyle düşündüm hep; şehrin kalabalığında on dakikadır park yeri arıyorsun, bir bakıyorsun ki  ilerde bir araba çıkmak üzere. Sinyalini verip park yerine doğru ilerliyorsun ama senden daha hızlı davranan başka bir sürücü senden önce arabasını park ediyor. (arabası da son model bir spor araba muhtemelen)
Ya da aynı senaryoyu şöyle ifade edelim. Sen sinyalini yakıp park yerine doğru yanaşırken, çıkan arabanın yerine esnaf ahalisinden bir adam kimse park etmesin diye bir sandalye koyuyor.
İki durumda da değişen bir şey yok. Ha bir sandalye ya da son model bir spor araba.
Sen bir şekilde ya kavga haline bürüneceksin ya da olur öyle amk diyip, ilerleyip başka bir park yeri arayacaksın. Anlatsanıza bana o an ki öç alıcı fantezilerinizi?
İşte aşk, doğru zamanda doğru yerde bile olsanız, size kısmen sunulan bir iltifat. Aşk doğanın 'sen bakarken soyunamıyorum'  deme şekli. Yani biz ne istersek isteyelim doğa bize kendini ne kadar teşhir ederse yaşayabileceklerimiz onunla sınırlı. Aşk yaşadığımız yerde, o şehirde, etrafı çok az bir metrekareyle çevrili.
Bence aşk ne demek? Stres, sempton giderici davranışlar, stres kontrolüyle uğraşırken hayatı kaçırmak demek. Aslında aşk, aşkı aramak değil, an itibariyle bize sunulan materyalleri kontrollü tüketmek demek. Bir kişi de çıkıp dese ya; yolda yürürken ya da otobüste hayatımın aşkını buldum. hassiktir lan.

aşk dünyanın en uzun kelimesi

Annem ilk gün okula götürdüğünde öğretmenime tutulmuştum. Adı Gülizar'dı. Öğretmenim sarı saçlı mavi gözlü biraz etine dolgun ama zarif bir kadındı. Ağzında dans eden her kelimenin her harfi ayrı bir enstrüman, kullandığı her bağlaç alkışlamak için verilmiş bir araydı sanki. Haftanın ilk günü ilk karşılaşması sanki en sevdiğin şiiri yazarından dinlemek gibiydi ve ilk tek heceli kelimeyi ondan öğrenmiştim. Ve nasıl şair olunur artık anlamaya başlamıştım. Aşk'la…

İlkokul yıllarım ilklerin uç uca eklenmesiyle bir nefeste geçmişti. Ve artık damarlarımda geri dönüşü mümkün olmayan bir macera duygusu, boyumdan büyük bir çantayla yola koyulmuştum. Her kış bahar, her bahar bayram, her bayram çilek tadında olmalıydı. Anadolu’nun en ücra kasabasına öğretmen olarak atanmış bir kız çocuğu korkusuyla ama kocaman gözleriyle gülümseyen insanları tanıma heyecanıyla gidiyordum sana…

Hayat bayat tatlarıyla karşılıyordu çoğu zaman. Kendim gibi zannettim ve gülümsemek için yüzlerce sebep buluyordum yersiz yersiz. İçimdeki ses, oralarda bir yerlerde diyordu. Oralarda işte..
Az gittim çok gittim ama gittim yılmadan hayata. “O sana gelmese de, sen ona git” di felsefem. Hayat kolaydı. Annem ablalarım gölge gibi, nefes gibiydiler, daha düşmeden kaldırıyorlardı her seferinde. Her şeyin hep kolay bir çözümü vardı yani. Matematikte öğretilen küçük ip uçları gibi zannediyordum hayatı. Ortak paranteze al, çarpanlarına ayır, sadeleştirmeleri yap, ağzımın ortasına çarpacağını hesap edemeden. En muhteşem hatamı yapmak için bütün alt yapımı taa o zamanlarda hazırlamıştım. Belki de yıllar sonra yazacağım sözleri o zaman planlamıştım;

"Bilirim yar bilirim, ama giderim.. Aşk benim seyr-ül seferim…"

Utanmadan geçer diyorsun arkana bakmadan, umursamadan. Takip etmezmiş gibi geliyor yıllar. Yada ne kadar takip edebilir ki diyorsun, izimi kaybettiririm köşeyi dönmeden. Eşgalin her köşe başında üçüncü hamur kirli bir kağıtta. Cellatın seni arıyor haberin yok.

Ve olacaklardan habersiz derin bir nefes alıyorsun, puslu, kör kalplerde geçireceğin rötarlı zamanların hesabını yapıyormuş gibi.
Sanki boğuluyorum lan diyeceğini biliyormuşsun gibi.
Ama alıyorsun o nefesi, derin derinn…

çocukmuşum işte

Çocukluğumda, bahar gelince soğuk kış gecelerinin yerini pırıltılı ve neşeli bir heyecan alırdı. Evimizin coğrafyası da daha bir yaşanılır hale gelirdi. Annem daha az yorulur, babam daha fazla yola koyulurdu. İlk o zamanlar anlamıştım aşkın ne demek olduğunu, çünkü içimde dayanılması imkansız bir çimen kokusu, ruhumda kanat çırpan melekler. Sanki dünyanın en hızlı arabasına binsem, içinde bile koşmak isteme hissi. İlk defa öğrendiğim ama kimseye söyleyemediğim duyguların, ilk defa büyüklere isyan edip söz dinletme ve büyüdüm artık diyen küçük devin, inci tanelerinde boğularak kırmızı gözleriyle uykusunda seni görme çabası.

ilk

Yediğinin, içtiğinin, saydığının, sövdüğünün ortak paranteziymiş hayat. Her inandığın, her kızdığın hatta en umursamadığın anların suyunu çıkartıp içmek gibi. Bir kez daha yanıldım demenin hayal kırıklığı ve adam olma yolundaki engin başarıyı gözyaşları içerisinde izlemek gibi. En önemli sınavında, buğulu ama “kusura bakma” diyen bir çift gözden iyi oynadın ama kazanamadın ödülünü alır gibi. Yeterince istemiyordum demek ki. Üzülme geçer ama diyor kalbim. Ukalaca cevap da veriyor. Geçer, canının evini yıkar da geçer…